AYNI ŞEKİLDE…

 

1917 Şubatı’nda Hicaz’daki Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanma ve Hicaz’ı boşaltma görevi ile Şam’a geldiyse de, sonradan manevi sebeplerle bu iş gerçekleşmemiştir(2). Bazı yazarlar, Mustafa Kemal Paşa’nın tarihe “Hicaz’ı tahliye eden kişi” olarak geçmek istemediğinden bu görevi kabul etmediğini kaydederler.
16 Haziran 1919 tarihinde Irak Şeyhülmeşayihi Uceymi Paşa’ya “Irak Şeyhülmeşayihi Uceymi Paşa Hazretlerine” ibaresiyle göndermiş olduğu bir telgrafta şöyle demektedir; “Bütün İslam Dünyasının iki gözbebeği olan Türk ve Arap milletlerinin ayrılık yüzünden ayrı ayrı zaafa düşmesi, Muhammed ümmeti için şanlı bir halde el ele vererek Muhammed ümmetinin özgürlük ve bağımsızlık uğrunda savaşması bizler için dini bir ödevdir. Unsurların saflığı ve geleneklerini koruma ile Hilafetin kutsal makamı etrafında toparlanarak kâfirlerin esaretinden yakayı kurtarmaya yönelen mücadelelerimizde asil zatınızla beraber olduğumu arz ederim.”(3).
 
23 Temmuz 1919 tarihinde Erzurum Kongresi’nde yapmış olduğu konuşmada ise Suriye, Irak ve Suudi Arabistan’daki kimi mücadeleleri örnek göstererek şöyle demektedir; “Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve yabancıların baskı ve yönetiminden, bütün Arabistan kaynaşma durumundadır. Arabistan’ın her yerinde yabancı boyunduruğuna karşı koyuluyor, yalnız ülkenin refah ve mutluluğu için, yabancıların ekonomi, bayındırlık ve teknik araçlarından yararlanmaya rıza gösteriliyor. Bağdat ve Şam’da yapılan genel toplantılar bu kararı her yana yaymıştır.”(4).
 
Ankara’ya ilk geldiğinde kentin ileri gelen ve önemli kişilerine hitaben yapmış olduğu konuşmada, İmparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerdeki Müslüman halkın bir gün mutlaka istiklallerini kazanacağını ve bir zamanlar vatandaşlık bağı ile bağlı bulunan bu halkların, bir gün bağımsız ülke vatandaşları olarak yan yana geleceğine olan kesin inancını belirterek şöyle demektedir;
 
“Baylar! Umarım ki, elverişli bir barış anlaşması yaptıktan sonra, işler iyi yönetilirse, durumumuz, eski sınırlar içindeki durumumuzdan daha iyi olur. Bu noktada bir düşünce açıklamak istiyorum. Kendi toplumumuz için çizdiğimiz sınırlar dışında kalan dindaşlarımızla, bu saygıdeğer kardeşlerimizle aynı sınır içinde yüzyıllardan beri vatandaşlık ettik; bu kardeşlerimiz her yandan Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Doğuda, kendi iç varlıklarını korumak ve bağımsızlıklarını sağlamak için çaba harcıyorlar. Bütün bu İslam parçalarının bağımsızlık kazanması, İslam dünyası için ne büyük mutluluk olur. Bu gerçekleşirse, İslam dünyasının durumunun ne denli sağlam olacağını şimdiden düşünmekle pek büyük bir mutluluk duyuyorum. Uyanıklığa kavuştuğuna kuşku kalmayan İslam Dünyasının başarısını o denli kesin görüyorum ki, bu inançla duygularımı açıklamaktan duyduğum vicdani zevk pek büyüktür…”(5).
 
1 Kasım 1922’de millet egemenliğinin (saltanatının) gerçekleştirilmesi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan tarihi oturumda yapmış olduğu konuşma ise Atatürk’ün Türk ve İslam Tarihi’ni, ayrıca Türk-Arap ilişkilerinin geçmişi ile bizatihi İslam Dini’ni derinlemesine incelediğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Yine bu konuşmadan, yeni kurulacak Türk Devleti’nin yönetim yapısının, Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında çoktan şekillendiği de anlaşılmaktadır:
 
“…Arkadaşlar; gerçekleri açıklığa kavuşturmak için hep birlikte Türk Tarihi ve İslam Tarihi üzerine kısa ve çabuk bir göz atmayı yerinde bulur musunuz?
Efendiler; bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır. Bu milletin dünyada kapladığı toprakların genişliği oranında, tarih alanında da derinliği vardır.
Efendiler; bu derinliği, isterseniz, iki ölçekte değerlendirelim. Birinci birim değerlendirme tarih öncesi çağlara ait ölçüdür. Buna göre, Türk Milleti en eski atası olan Türk adındaki insan, insanların ikinci babası olan Nuh Peygamber’in oğlu Yafes’in oğlu olan kişidir.
Tarih çağının belgeleri konusunu pek umursamadığı ilk dönemlerine biz de hoş görüyle bakalım. Ama en belirgin, en somut ve en kesin tarih belgelerine dayanarak diyebiliriz ki, Türkler on beş yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde büyük devletler kurmuş ve insanlığın her türlü yeteneklerine ortam yaratmış bir varlıktır. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın elçilerini kabul eden bu Türk Devleti, atalarımız olan Türk Milleti’nin kurduğu bir devletti.
Efendiler, yine bilinmelidir ki, dünya yüzünde yüz milyonluk bir Arap kitlesi vardır. Bunların Asya’daki bölümü Arap Yarımadası’nda yoğun olarak bulunmaktadırlar.
Tanrı’nın Peygamberlik ve elçilik onuruyla yücelttiği evrenlerin öğündüğü Efendimiz, bu Arap kitlesi içinde, Mekke’de dünyaya gelmiş, kutsal bir varlıktı.
Ey arkadaşlar, Tanrı birdir, büyüktür; ilahi tecellilere bakarak diyebiliriz ki: İnsanlar iki sınıfta, iki dönemde ele alınabilir. İlk dönem insanlığın çocukluk ve gençlik dönemidir. İkinci dönem, insanlığın erginlik ve olgunluk dönemidir.
İnsanoğlu, birinci dönemde kendisiyle tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi araçlarla ilgilenme ihtiyacı içindedir. Tanrı, kullarının gerekli olgunluğa ulaşmasına kadar, içlerinden seçtiği aracılarla da kullarıyla ilgilenmeyi, tanrılık gereklerinden saymıştır. Onlara Âdem Peygamber’den başlayarak, bilinen bilinmeyen ve sayısız denecek kadar çok nebiler, Peygamberler ve elçiler göndermiştir. Ancak peygamberimiz aracılığıyla en son din ve uygarlık gerçeklerini verdikten sonra insanoğlu ile artık aracılarla ilişki kurmayı gerekli görmemiştir. İnsanlığın anlayış derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması, dolayısıyla, her kulun, Tanrı’nın kendisine verdiği ilhamla doğrudan doğruya ilişki kurmak yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur. Bu sebepledir ki, yüce Peygamber, sonuncu Peygamber olmuştur ve Kitab’ı en üstün kitaptır. Son Peygamber olan Muhammed Mustafa (s.a.s), 1394 yıl önce Rumi Nisan içinde ve Arabî Rebiülevvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı tanyeri ağarırken doğdu. Bugün, o gündür. Gerçekten Arabi takvimlerde bu akşam Peygamber’in doğuşunun tam yıldönümüne rastlıyor. İnşallah, bu hayırlı bir rastlantıdır. (İnşallah sesleri), Hazreti Muhammed, çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Ama henüz Peygamber olmadı. Yüzü nurlu, sözü ruhlu, olgunluk ve görüşte benzersiz, sözüne bağlı, yumuşaklık ve cömertlik yönünden başkalarından üstün olan Muhammed Mustafa, önce bu özel ve üstün nitelikleriyle kabilesi içinde “Muhammed’ül-Emin” (güvenilir Muhammed) oldu. Muhammed Mustafa, Peygamber olmadan önce halkının sevgisini, saygısını, güvenini kazandı. Ondan sonra, ancak kırk yaşında Peygamberlik (nübüvvet) ve kırk üç yaşında da Tanrı elçiliği (risalet) geldi.
Peygamberimiz Efendimiz, sayısız tehlikeler içinde ve sonsuz sıkıntılar ve güçlükler karşısında yirmi yıl çalıştı. İslam dininin kuruluşu yolunda Peygamberlik görevini yerine getirmeyi başardıktan sonra Yüce Tanrı’ya kavuştu. Kendisinin aydınlatmasıyla hak dinini kabul eden bütün Müslümanlar, özellikle seçkin ashap (yakın arkadaşları) pek çok gözyaşı düktüler. Ama insanlık gereği olan bu üzgünlüğün yararsız olduğunu anlayan akıllı dostları, Peygamber’in arkasından ağlamak değil, ümmetin işlerini bir an önce iyi yönetecek tedbir almak gerektiği inancıyla toplandılar. Yüce Peygamber’e halife olacak bir başkan (emir) seçilmesi söz konusu edildi. Ebubekir’den, çok hoşlanırdı ve son nefesini vereceği sıralarda Ebubekir’in kendisinden sonra yönetici (halef) olmasının uygun olacağını türlü yollarla anlatmak bile istemişti. Buna göre, toplanıp resmi olarak bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna karar verilebilirdi. Oysa bu seçim olayı o kadar kolay olmadı. Seçim işinde önemli, üç ayrı görüş belirdi: Bu görüşlerden birisi, Halifelik görevini hak etmek ve ümmetin işlerini yürütebilmek için gereken güç ve yeteneğin ilke edilmesiydi. Buna göre Halifelik görevi en güçlü ve en etkili ve en olgun soyun (kavmin) olacaktı. Bu sahabenin ortak görüşü idi. İkinci görüş, o güne kadar İslam’ın yayılmasına hizmet eden soyun Halifeliğe yaraşır sayılmasıydı. Bu Ensar’ın (Medine’de İslamlığı ilk kabul edenlerin) görüşü idi. Üçüncü görüş ise, Peygamber’e yakınlık derecesi idi. Bu da Haşimiler’in görüşü idi. Bu üç görüşten oybirliğiyle birini seçme ve seçimi sonuçlandırmak imkânı bulunamadı. En sonunda, dağılma ve ayrılmanın hemen önüne geçmek gerekliliğine inanan Hazreti Ömer’in etkisiyle, Hazreti Ebubekir’e biat olundu. Görülüyor ki, ilk Halife’nin seçimine kamunun eğiliminin tabiî birleşmesinden çok, şahsi etki yön vermiştir. Efendiler, bu çekişme ve tartışmanın sebepsiz olduğunu sanmayalım. Gerçekten halifelik konusu, İslam milletleri arasında büyük meseledir. Çünkü Efendiler, Peygambere halifelik, Müslüman toplulukları arasında bağlantıyı sağlayan bir güçtür. Bir devlet başkanlığıdır. Müslümanların kelime-i tevhit üzerinde toplanmalarını sağlayan bir güçtür.
İşte hüküm sürme (Emirlik-Emaret) Cenab-ı Hakk’ın bir sırrı ve hikmetidir ki, onun kuruluş şartları her zaman güce ve kuvvete bağlıdır. Onun asıl amacı da bozgunculuğu yok etmek ve hâkim olduğu memleketlerde güvenliği sağlamak, cihat işlerini yoluna koymak ile halkın ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamak ve yürütmekten ibarettir. Bu da ancak güç ve kuvvete bağlıdır. Tanrı’nın emri bu yolda olagelmiştir. Buna göre, yukarıda açıkladığım üç görüşten birincisinin –ki gücü ve etkinliği olan soyun, halifeliğin mirasçısı olması görüşü idi- öbür görüşlere üstün olması tabiîdir. Hazreti Ebu Bekir’in bu etki ile halifelik makamına seçilmesi yerinde oldu. İşte böylece, Peygamber çağından sonra, halifelik unvanıyla bir İslam emirliği doğdu.
Fakat Efendiler, Peygamber’in ölümüyle hemen her yanda İslam’dan çıkış ve eski dinlerine dönüş başladı. Ayaklanmalar çıktı… Hazreti Ebu Bekir bunları yok etti: duruma hâkim oldu. Bir yandan da İslam emirliği topraklarını genişletmesine koyuldu. Ebu Bekir hayatının sonuna yaklaşınca kendisinin seçilmesi sırasındaki güçlükleri hatırladı ve Hazreti Ömer’i vasiyetname ile doğrudan kendisi seçti.
Hazreti Ömer’in halifeliği zamanında İslam ülkeleri olağanüstü denecek derecede hızla genişledi. Varlığı arttı. Oysa bir milletin içinde, varlık ve zenginliğin oluşmasının halk arasında düşmanlıklar yaratma, bunun da ayaklanma ve ayrılıklar doğurma sonucuna varması, bu kötülük dünyasının olağan sonuçlarındandır. İşte, bu nokta Hazreti Ömer’in zihnini tırmalıyordu.  Bir de Hazreti Ömer anlatıyordu ki, Peygamber, sırdaşı olan en yakınlarına şunu demişti: “Ümmetim düşmanlarını yenecek, Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı alacak; Kisra ve Kayser’in hazinelerini bölüşecektir; fakat ondan sonra aralarında ayrılık, karışıklık, ayaklanmalar ve şahsi tutkular ortaya çıkararak eski yönetenlerinin yoluna gideceklerdir…” Hazreti Ömer bir gün Huzeyfetülyemani (R.A.) Hazretleri’ne, deniz gibi dalgalanacak olan karışıklığı sorduğu zaman aldığı cevapta: “Senin için bunun zararı yok; senin zamanında onun arasında kapalı bir kapı vardır” dedi.
Hazreti Ömer sordu: Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?
Huzeyfe; Kırılacak…dedi.
Hazreti Ömer: Öyleyse artık kapanmaz, dedi ve üzüntüsünü bildirdi. Gerçekten kapının kırılması kaçınılmaz idi. Çünkü İslam ülkeleri genişlemişti, iş çoğalmıştı. Bu emirlik biçimi ve bu yönetim ile her yerde tam bir adaletin uygulanması güçleşmişti. Hazreti Ömer bunu anlıyor, sıkılıyor ve Tanrı’ya yalvararak diyordu ki Ya Rab, ruhumu kabzet.
Ömer bir gün ağlarken sebebi soruldu:
“Nasıl ağlamayayım ki, Fırat kıyısında bir oğlak kaybolsa, korkarım ki, Ömer’den sorulur.” diye cevap verdi.
 Evet, Hazreti Ömer (R.A.), artık Halifelik unvanı altındaki emirlik biçiminin bir devlet yönetimine yetmediğini, bir kişinin, kendisi gibi erdemli, kendisi gibi güçlü ve hatta kendisi gibi heybetli olsa bile, bir devletin yönetimine yetmediğini, bütün genişlik ve anlamıyla idrak etmişti. Hatta bu kaygı ile idi ki, Ömer kendinden sonra artık bir Halife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu tavsiye ettikleri zaman “Bir evden bir kurban yetişir” dedi. Abdurrahman bin Avf’ı çağırdı:
“Ben seni veliaht yapmak istiyorum” dedi. O da “bana kabul et diye yol gösterir ve öğüt verir misin” dediğinde Ömer: “Edemem” dedi.
Abdurrahman: “Vallahi ben de hiçbir zaman ve kesinlikle bu işe giremem” dedi. En sonunda, Ömer akla uygun olan noktaya dokundu. Emirlik devlet ve millet işlerini danışmanlara (meşveret) bıraktı. Ömer’den sonra, Ashab-ı Şûra ve bütün halk mescidi tıka basa doldurdu ve orada, dikkate değer bazı durumlarla, yine ümmetin yönetimini, seçtikleri bir halifeye verdiler.
Hazreti Osman Halife oldu. Fakat kırılmaya mahkûm kapı artık kırılmıştı. İslam memleketlerinin her yanında bin türlü dedikodu ve hoşnutsuzluk başladı. Zavallı Osman güçsüz ve zayıf bir duruma düştü. O kadar ki, Şam Valisi Muaviye onun hayatını korumak için kendi yanına çağırdı. Buna razı olmayan Hazreti Osman’a, Şam Valiliğinden, koruyucu olarak asker göndermeyi teklif etti. Bunların hiç birisine gerek kalmadı. Her yanda başkaldıran türlü bölge halkları, Hazreti Osman’ı Medeni’de evinin içinde kuşattı. Saygıdeğer eşinin yanında şehit etti. Birçok gürültülü ve kanlı olaylardan sonra, Hazreti Ali Halifelik makamına getirildi. Tekrarlayalım ki, kapı kırılmıştı. Aynı ırktan olmakla birlikte, Irak başka bir şey, Yemen başka bir şey, Suriye başka bir şey, Hicaz da bambaşka bir şeydi.
Hicazda bir halife, Suriye’de kuvvete dayanan bir vali ile Sıffin’de karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Muaviye, Hazreti Ali’nin Halifeliğini tanımıyord. Üstelik onu, Osman’ın öldürülmesiyle suçluyordu. Görevi İslam dünyasında Kur’an hükümlerinin uygulanmasını yerine getirmekten başka bir şey olmayan halife, mızraklarına Kur’an sayfaları geçirilmiş Emeviye ordusunun karşısında savaşı durdurmak zorunda kaldı. Taraflar hakemlerin vereceği karara uymaya söz verdiler. Muaviye’nin delegesi Amr İbn-ül As ile Hazreti Ali’nin delegesi Ebu Musa El-Eşari hakemlik sözleşmesini düzenlemek için karşı karşıya geldikleri zaman Hazreti Ali orada bulunuyordu. “Emir’ül Mü’min’in Ali ile Muaviye arasında hakemlik sözleşmesidir” diye yazılan cümleye hemen Muaviye’nin delegesi karşı çıktı ve dedi ki: “O Emir’ül- Mümin’in deyimini oradan kaldır. Sen yalnız emrinde bulunanların emîri olabilirsin. Şam halkının değilsin”.
Hazreti Ali, adının başında bu sıfatın kaldırılmasına razı oldu. Bundan sonra iki taraf delegelerinin birbirine karşı kullandığı adi hile herkesçe bilinmektedir. Bunda başarılı olan Amr İbn-ül As, Muaviye’nin halifeliğini kutladı. Öte yandan Hazreti Ali de hakemlerin kararına uyacağına söz verdiği halde, biraz kararsızlıktan sonra, halifelik görevini sürdürdü. Görülüyor ki Peygamber’in ölümünden yirmi beş yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra İslam dünyası içinde, İslam’ın en büyük şahsiyetlerinden ikisi halifelik iddiası ile karşı karşıya gelip, arkalarından sürükledikleri, aynı din ve ırktan insanları kanlar içinde bırakmakta sakınca görmediler. En sonunda hilesinde başarılı olan, saf ve temiz yürekli olanı yenmiş oldu ve çocuklarını mahv ve perişan etti. Böylece halifelik unvanı altındaki İslam Emirliğini, yine Halifelik unvanı altında İslam saltanatına dönüştürdü. Emevi saltanatı, geniş topraklar kazanmakla birlikte, başından sonuna kadar kanlı ve acı olaylarla ancak doksan yılı doldurabilmiş ve Hicret’in yüz otuz ikinci yılında Arap milleti Emevi sultanlarını başlarından atmış ve yerine başka bir adla bir devlet kurmuştur. Bu devlete Abbasi devleti ve devletin başında bulunan insanlara da halife derlerdi.
Merkezi Irak’ta bulunan Abbasi Halifelerinin varlığına rağmen, Endülüs’te de “Halife-i Resullah) ve “Emir’ül-Mü’min-in” unvanlarıyla, yüzyıllarca hâkimiyetini sürdürmüş devlet başkanları vardı. Sözüme başlarken açıklamıştım ki, bundan bin beşyüz yıl önce, yani Peygamber’in hicretinden iki buçuk yüzyıl önce Orta Asya’da büyük bir Türk Devleti vardı. İslam’dan önce var olan bu devletlerin sahibi Türkler, bin yıl önce Müslümanlığı kabul ettiler. Önce Doğu’ya doğru ülkelerini genişletip Çin sınırına kadar hâkim oldular. Abbasi Halifeleri zamanında cömertlik, soyluluk ve yiğitlikle ün kazanmış olan Türkler, asker olarak, Suriye’ye, Irak’a kadar geldiler. Abbasi Halifeleri’nin yönetiminde bulunan bu yerlerde etkinlik ve egemenliklerini kurdular. En yüksek yönetim ve emir komuta görevlerine yükseldiler.
Hicretin dördüncü yüzyılında idi ki, Selçuklu Hükümeti adı altında büyük bir Türk Devleti kuruldu. Bu devletin adı altında etkinliklerini sürdüren Türkler, bir yandan Kafkasya’ya, öte yandan Güney’de İran, Irak ve Suriye’ye, Batı’da Anadolu’ya girdiler.
 Bağdat’ta oturan Abbasi Halifeleri bu büyük Türk Devletinin nüfuzu altına girmişti. Gerçekten, bu Türk Devleti beşinci yüzyıl ortalarında Maveraünnehir ve Harezm’i, Şam ve Mısır’ı ve Anadolu’nun çoğunu ve birçok memleketleri ele geçirerek sınırını Kaşgar’dan ve Seyhun nehri yatağından Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizi’ne kadar genişletti ve Bağdat’ta bulunan Abbasi Halifelerini kendi yönetimine bağladı. Bağdat’ta aynı merkezde “Melikşah” adına Türk hâkimiyetini temsil eden bir zat ile Halife unvanını taşıyan Muktedibi’llah yan yana oturdular ve akraba oldular. Bu durumu biraz açıklamak isterim:
Türk Hakanı ki, büyük bir Türk Devleti’nin hâkimiyet ve gücünü temsil ediyor, yanında bir halifelik makamının ayrıca durmasında bir sakınca görmüyor. Eğer böyle bir sakınca görseydi, zaten yönetimi altına aldığı makamı ortadan kaldırmak ve onun adını ve yetkisini kendi makamında birleştirmek imkânı vardı. Sultan Selim’in yaklaşık beş yüzyıl sonra yaptığını, eğer isteseydi, Melikşah daha o zaman Bağdat’ta yapmış olurdu. Onun belki yalnız düşündüğü bir şey var idiyse o da, Türk Selçuk Devleti’ne daha sadık ve Halife’lik makamına daha yatkın başka birinin Halife Muktedibi’llah’tan sonra halife olmasını sağlamaktı. Gerçekten Muktedibillah’ın veliaht oğlunu veliahtlıktan çıkarıp onun yerine kendi torununu geçirmek için Halife’ye baskı yaptı. Melikşah ölmeseydi bu olacaktı.
Şimdi Efendiler, hilafet makamı alıkonularak, onun yanında milli hâkimiyet ve saltanat makamı  -ki Türkiye Büyük Millet Meclisidir- elbette yan yana durur ve Halifelik, elbette Melikşah’ın makamı karşısında güçsüz ve ezik bir makam sahibi olmaktan daha yüksek durumda bulunur; çünkü bugünkü Türkiye Devleti’ni temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Çünkü bütün Türkiye halkı bütün güçleriyle o halifelik makamına destek olmayı doğrudan doğruya bir vicdan ve din görevi olarak söz vermekte ve kefil olmaktadır.
Tarihi düşünceler zinciri üzerinde hep birlikte birkaç adım daha atalım: Bu adımlarımız, bizi, bugünkü yönetim biçimimizin ne kadar tabiî, ne kadar zaruri, Türkiye ve bütün İslam Dünyası için ne kadar yararlı ve yerinde olduğu sonucuna getirecektir.
Efendiler; Orta Asya’da devlet üstüne devlet kurmuş olan Türkler, daha batıda İran Selçukluları ve Anadolu’da da Anadolu Selçukluları adı altında pek büyük ve uygar devletler kurmuşlardır. Başkentlerini Konya’da kurmuş olan Anadolu Selçukluları, bildiğiniz gibi, 1308 yılına kadar varlıklarını koruyorlar. Adı geçen İslam-Türk Devletleri, işlerini yürütürken, Cengiz Han adındaki cihangir, Karakurum’dan çıkarak 1227 yılında sınırlarını Çin Denizi’ne, Baltık Denizi’ne, Karadeniz’e kadar genişletiyor. Cengiz’in torunu Hülagu, 1258 yılında Bağdat’a girerek Abbasi Halifesi Mutasım’ı idam edecek ve böylece dünya yüzünde Halifeliğe fiili olarak son verecektir. Peygamberimizin ölümünden sonra onun birinci Halifesi Ebu Bekir ne dünyayı istemiş, ne de dünya ona yönelmiştir. İkinci Halife, Hazreti Ömer sosyal hayattaki dalgalanmaların durdurulamayacağı inancını hayatında yakından anlayarak üzüntüler içinde öldü. Hazreti Osman’a gelince, alınyazısı gereği olan saldırılar onu da kanını Tanrı’nın kitabına akıtarak dünyadan göçtü. Hazreti Ali, halifeliği elinde tutamamak ve Peygamber soyunun haklarını koruyamamak mutsuzluğu ile ağladı.
Emeviler, halifeliği doksan yıldan fazla koruyamadılar. En sonunda halifeliğin nüfuzunu Bağdat’ın sınırlarıyla sınırlamak zorunda kalan Abbasi Halifelerinin sonuncusu Mutasım’ı, çocukları ve ailesiyle ve sekiz yüzbin kişilik Bağdat halkı ile birlikte Hülâgu’ya kurban verdiler.
Abbasi Halifelerinin zaaflarını gördüğünüz gibi Halife-i “Resul’ullah” ve “Emir’ül-Mü’min-in” unvanlarını almış olan ve halifelik nüfuzları Elhamra Sarayı’nın kapısından dışarıya dahi çıkamamağa mahkûm kalan Endülüs’teki halifelerin de, Hicret’in beşinci yüzyılı başındaki acı sonları bilinmektedir. Bağdat’taki Hülâgu’nun yarattığı önemli olay sonucunda dünya yüzünde halife ve halifelik makamı yok olmuş bir duruma getiriliyor. Bundan üç yıl sonra, (H. 659) 1261’de Abbasi Halifeleri soyundan El Mustansır bi’l-lah adında bir zat Hülâgu’dan kurtulup Mısır Devleti’ne sığındı ve bu kişi Mısır Meliki tarafından halife olarak tanındı. Bundan sonra onyedi zat halife unvanını taşımakla beraber, ama hiçbir yetki, hiçbir nüfuz ve güç sahibi olmadan, doğrudan doğruya Mısır Hükümeti’nin kanatları altında birbiri ardınca hayatlarını sürdürdüler. Selçuklu Devleti’nin yönetiminde genel karışıklık olması üzerine Türkler H. 699’da (M. 1299) tarihinde Selçuklu devleti yerine Osmanlı devletini kurdular. Bu devletin sultanlarından Yavuz Sultan Selim Hazretleri M. 1517 (H. 924) de Mısır’ı aldığı zaman orada idam ettiği Mısır hükümdarlarından başka halife adını taşıyan birini buldu.
Halife sıfatının böyle güçsüz bir kişi tarafından kullanılması İslam dünyası için bir leke olduğuna hiç duraksama göstermeden o sıfatı, Türkiye Devleti’nin güçlerine dayandırarak canlandırmak ve yüceltmek üzere aldı.
Efendiler, Osmanlı Devleti 1299 yılında kurulmuştu, halifeliği aldığı 1517’den ancak elli yıl sonrasına kadar dünya tarihinde yükseliş dönemi denilen ve arka arkaya büyük başarılarla dolu olan yaklaşık üç yüz yıllık bir dönem yaşadı. Ondan sonra… Ondan sonra efendiler, çöküş başlıyor.
Efendiler, çöküş döneminin her safhası Türkiye Devleti’nin sınırlarını biraz daha daraltıyor. Türk milletinin maddi ve manevi güçlerini biraz daha fazla eksiltiyor. Devlet’in bağımsızlığını yaralıyor, milletin toprak, servet, nüfuz ve haysiyeti büyük bir hızla yokluğa doğru gidiyor. Sonunda, Osmanlı soyunun otuz altıncı ve sonuncu Padişahı Vahdettin’in saltanat döneminde Türk Milleti en derin tutsaklık uçurumunun önüne getiriliyor.
……………………….
………………………..
Efendiler, Abbasi halifeleri döneminde Bağdat’ta ve ondan sonra da Mısır’da halifelik makamının, yüzyıllar boyunca, saltanat makamıyla yan yana ve fakat ayrı ayrı bulunduğunu gördük. Bugün de sultanat ve hâkimiyet makamıyla halifelik makamının yan yana bulunabilmesi en tabiî hallerdendir. Şu ayrımla ki, Bağdat’ta ve Mısır’ın saltanat makamında bir tek kişi oturuyordu. Türkiye’de bu makamda onun asıl sahibi olan milletin kendisi oturuyor.
Halifelik makamında da, Bağdat ve Mısır’da olduğu gibi, sığıntı, güçsüz bir kimse değil, dayanağı Türk Devleti olan yüce bir kimse oturacaktır. Böylece, bir yandan Türkiye halkı çağdaş medeni bir devlet olarak her gün daha sağlamlaşacak, her gün daha mutlu olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak, kötü kimselerin hainliği tehlikesinden korunacak, öte yandan halifelik makamı da, bütün İslam dünyasının ruh, vicdan ve inancının bağlantı noktası olarak İslam gönüllerinde ferahlık yaratabilecek bir saygınlık ve yücelikte olacaktır.
Efendiler, Türkiye Devleti’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti kavramlarının millet ve memleket için ne kadar güçlülük, hareket, kurtuluş ve mutluluk vaat ettiğini, açıklamaya gerek yoktur. Üç yıllık fiili deneyimler ve bunun mutlu sonuçlarının yeterince fikir ve inanç verebileceği inancındayım. Bundan son halifelik makamının da Türkiye Devleti için ve İslam dünyası için ne kadar mutluluk yaratacağı da gelecekte bütün açıklığıyla görülecektir. (İnşallah sesleri).
Türk ve İslam Türkiye Devleti, iki mutluluğun belirlenmesi açıklanmasının kaynağı ve kökeni olmakla, dünyanın en mutlu bir devleti olacaktır. (İnşallah sesleri)……..
……………………..(6).
 
Dipnotlar:
 
2              Celal Erikan, Komutan Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1972, ayrıca Bk.  http://www.atatürk.net isimli internet sitesi (Söz konusu bilgiler, bu iki kaynaktaki ilgili bölümlerden özetlenmek suretiyle nakledilmiştir).
3              Ali Sarıkoyuncu, Atatürk Din ve Din Adamları, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2002, s. 31.
4              Gazi Mustafa Kemal Atatürk, SÖYLEV, Basıma Hazırlayan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1988, c. 3, s. 27. (Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuşmasında ismini vermiş olduğu ülkelerde, başta İngilizler olmak üzere işgalci güçlere karşı kayda değer bir mücadele verilmemesine ve hatta bu güçlerle birlik olup Osmanlılara karşı savaş verilmesine karşılık, neden böyle bir konuşma yaptığını, Anadolu’da Milli Mücadele fikrini uyandırmak istemesi olarak açıklamak galiba en doğrusudur. Nitekim Komutan Atatürk kitabının yazarı Celal Erikan da konuya böyle yaklaşmakta ve şöyle demektedir: “Mustafa Kemal’in bu konuşmasında en ilginç bir nokta, teşvik edici bir amaçla Mısır, Hind, Afgan, Suriye ve Irak’taki direnmelerin oldukça abartılarak söylenmesi idi” Bk. Celal Erikan, Komutan Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,1972, s. 434.)
5              Age, s. 231.
6              M. Kemal Atatürk, Nutuk, Bugünkü dille yayına hazırlayan İsmet Gönülal, Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılını Kutlama Koordinasyon Kurulu Yayını, c.3 (Belgeler 1919-1927), s. 212-8.

Reklamlar