Nazım Hikmet'in annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an…

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı… İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı…

1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi…

Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı…

1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı…

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı…

Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı…

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu…

O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi…

Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o…

***

Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi…

Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi…

Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı…

Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı…

Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu…

***

Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi…

Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı…

Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:

“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…”

Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı…

Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda…

***

Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu…

“HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK…”

Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti…

Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı…

Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz…”

Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu…

Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi…

Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi…

Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti…

Artık evlenmek istiyordu…

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu…

***

Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:

“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…

Bu kadın yazın adada otururdu…

Ben de orada idim…

Deli divane olmuştum…

Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…

1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…

Ben müthiş muzdariptim…

Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…

O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…

Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı…

Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı…

Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…

Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…

Gitmeyeceğine yemin etmişti…

Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum…

***

Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…

İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…

Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…

Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…

Çok para verince biri ikna oldu…

Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…

Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…

Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…

Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…

Yoktu…

Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…

Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…

Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim…”

***

“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…

Vakit hayli geçti…

Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…

Aradılar taradılar birini buldular..

Yine bir sürü para verdim…

Arabayla yola koyuldum…

Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım…

Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…

Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…

Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim…

Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”

***

Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu…

Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim…

Gelmedin mahzun oldum…

Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi…

Çok çok göreceğim geldi…

Beni niye aramadın…

Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi… Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum… Evimiz için çalışıyorum…”

Hiçbir zaman o evlilik olmadı…

Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten…

NAZIM HİKMET’E YARDIM ETMEDİ…

Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden…

Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu…

Sosyalistti…

Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu…

Celile artık yaşlanmıştı…

O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu…

Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği…

Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu…

Büyük aşkını gördü…

Ama yanına gitmedi…

Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi…

Hızla uzaklaştı oradan…

***

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in…

Şöyle yazıyordu:

“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir… Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim…”

Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği…

SESSİZ GEMİ…

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…

Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…

Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…

Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…

Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…

***

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan…
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol…
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol…
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli…
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli…
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu…
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler…
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden…
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden…”

Reklamlar
Image001

Tarkovski söyleşisi: “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor!”

<img src="http://65.55.72.39/att/GetInline.aspx?messageid=bfd9e71e-cc38-11e1-9803-00237de49d24&attindex=0&cp=-1&attdepth=0&imgsrc=cid%3aimage001.jpg%4001CD605E.47B77490&shared=1&hm__login=pusmazh&hm__domain=hotmail.com&ip=10.13.122.8&d=d3195&mf=0&hm__ts=Thu%2c%2012%20Jul%202012%2018%3a25%3a04%20GMT&st=pusmazh&hm__ha=01_e6910ac4842055a170a4eafcae3d498e04222632d1e76cc4de74a7b7f4ac845c&oneredir=1&quot; height="223" alt="Açıklama: http://www.edebiyathaber.net/wp-content/uploads/2012/07/tarkovski3-300×223.jpg” width=”300″ />– Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

– Sizi sinirlendiren şey ne?

Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

– Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

– Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

– Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

– Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

– Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

– Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.

Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

Afedersiniz, sizin adınız ne?

İrena.

Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

Hayır, beni yanlış anladınız.

Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Kim hükmediyor peki?

O.

Nerede O?

(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

Bu Platon’la başlamıştı.

Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?

Bana karşı önyargılısınız.

Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

Şiirsel Sinema – Andrey Tarkovski – Derleyen: John Gianvito – Agora Kitaplığı – S.135-140 [Söyleşiyi yapan: İrena Brenza – 1984 (izdiham.com aracılığıyla)

BİR EŞEK ÖYKÜSÜ

 

Antik Yunan döneminde (MÖ 620-560 yılları arasında) Ege'de yaşayan ünlü masalcı Ezop'un iki bin altı yüz yıldır canlılığını yitirmeyen öyküsü:

Hikáye bu ya…

Bir inek, bir beygir, bir eşek, etrafa dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve üç yıl sonra buluşmaya karar verirler… Her biri başka yöne gider.

Aradan üç uzun yıl geçtikten sonra buluşma yerine önce inek ve beygir gelir… İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüştür.

Beygir merakla sorar:

'Nedir bu halin inek kardeş?'

İnek acıklı bir şekilde içini çekerek anlatır:

'Sorma beygir kardeş… Bu insanlar çok merhametsiz… Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha bulup onu yanıma koyarak bizi çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş.'

Beygir de acı acı başını sallayarak anlatır:

'Ah, sorma… Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler, ses çıkaramadım. Biri indi, öbürü indi! Binmedikleri zamanlar zincire vurdular.  Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğinde arkama kocaman bir araba bağladılar.

Bu sefer birçoğunu yeniden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça, daha hızlı gitmem için kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım inek kardeş.'

İnek ve beygir böyle konuşurken uzaktan eşek görünür. Hayli neşelidir. Islık çala çala, taşlara tekme ata ata, hoplaya zıplaya gelir. Mutludur. Üstelik şişmanlamıştır. Tüyleri pırıl pırıl parlamakta, gözlerinin içi gülmektedir.  Üzerinde lacivert takımlar vardır.

İnek ile beygir şaşırmış bir şekilde,

'Nedir bu halin? Neler oldu?

Neden böyle zevkten dört köşesin?'

diye sorarlar.

Eşek keyifli bir şekilde anlatır:

'Sizden ayrıldıktan sonra uzakta bir memlekete vardım. Birisi yukarı çıkmış bağırıyor, bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu. Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım.

Benim bağırmamı bilirsiniz, yeri göğü inletirim. Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım. Haktan, hukuktan, refahtan, adaletten filan bahsettim…'

'Eee, sonra ne oldu?'
'Ne olacak beni başkan seçtiler!'
'Deme yahu.. Yani sen başkan mı oldun?'
'Evet… Bir şey yapmama gerek kalmadı.

Ben bağırdıkça onlar 'Seninle gurur duyuyoruz' diye alkışladılar. Ben de yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım!'
'Pekiii, senin eşek olduğunu anlamadılar mı yahu?'
'Valla, yarısı anladı ama diğer yarısına anlatamadı!'

Image001

Tanrı Parçacığı Neden Bu Kadar Önemli?

Açıklama: http://i.milliyet.com.tr/SSArticleDetailWide/2012/07/06/fft68_mf54440.Jpeg

Bildiğimiz dünya, yegane var olan mı?

Fizik alanındaki bu en son buluş dünya çapında büyük heyecan yaratırken, bizdeki izdüşümü her zamanki gibi biraz farklı oldu.

Ülkemizin bir kısım insanına göre dünyayı gereksiz yere ayağa kaldıran bu “Tanrı Parçacığı” keşfi tümüyle fasa fiso bir olay. Kendini tanrı yerine koymaya çalışan kafirlerin zavallı uğraşlarından başka bir şey değil. Böyle boş şeylerle vakit harcayacaklarına biraz Kuran okuyup ibadet etseler, çok daha fazla sevaba girmiş olurlardı. Allah'ın büyüklüğünün yanında bu tür gariban keşiflerin ne kadar küçük kaldığının hala farkında değiller.

Diğer bazılarına göre ise bilimsel her yeni keşifle beraber dindarlar biraz daha morarıyorlar, çünkü böylece Allah falan gibi kavramların ne kadar fasa fiso olduğu gittikçe daha çok ortaya çıkıyor. Kendilerini hayali değerlerle kandırmaya çalışan bu zavallılar acınası bir durumdalar. Bilimsel keşiflerin büyüklüğü karşısında din gibi gariban kavramların ne kadar küçük kaldığının hala farkında değiller.

Bunun dışında bir de bu buluşla dalga geçip küçümseyenler var ki, sanırsınız toplum olarak şimdiye kadar tüm Nobelleri silip süpürmüşüz. İnsanımızın bilime ve genelde hayata olan özgün bakışını harika özetliyorlar. Her daim realist olanlarımıza göre ise Tanrı Parçacığı'nı bulan gelse, Samsun TOKİ'lerini dere yatağına yapıp 8 kişiyi öldürenlerde "insan parçacığı" ve "vicdan parçacığı" bulamaz. Bu da toplumuza dair başkaca özgün ve yerinde bir yaklaşım.

Ancak tüm bu orijinal yorumlarda bulunanlara Tanrı Parçacığı nedir diye sorsanız, herhalde doğru dürüst tek bir cevap dahi alamazsınız, çünkü konunun kendisi son derece karmaşık. Arzu edenler    “Cern'de Ne Bulundu?”   adlı internet haberine bir göz atıp daha detaylı bilgi edinebilirler.  Ayrıca dindar kesimin de bu konuya ilgisi büyüktür,  örneğin   “Sicim Teorisi ve Esir Maddesi”   adlı makalede görüldüğü üzere. Yaklaşımlar farklı olsa da, sonuçta bilimsel veriler ve buluşlar her dünya görüşü için çok heyecan vericidir.

Kendi adıma Cern'deki deney konusundaki en aydınlatıcı bilgiyi 2006 yılında Der Spiegel'de Harvard'lı fizik profesörü  Lisa Randall   ile ilgili hazırlanan makale ve söyleşiden edinmiştim. Konu çok ilgimi çektiğinden hemen çevirisini de yapıp o zamanki küçük okur kitlemle paylaşmıştım.

Yazılanların Tanrı Parçacığı'nın keşfine giden yolu hala çok güzel özetlediğini düşünüyorum. Der Spiegel çok yerinde sorularla çok karmaşık bir konuyu olabildiğince anlaşılır hale getirmiş. O yüzden bu çeviriyi tekrar paylaşmak istedim.

Umarım siz de okurken aynı heyecan ve ilgiyi duyarsınız.

Zuhal Nakay

https://twitter.com/#!/sadevatandasnet

http://www.gazetemen.com/yazarlar

 

DER SPIEGEL 4/2006

FİZİK TUTSAK DÜNYA

Harvard'lı bir kadın fizikçi, evrenin gizli boyutları hakkındaki kitabıyla büyük heyecan uyandırdı. Hipotezine göre, izleyebildiğimiz dünya yüksek boyutlu bir mekanın içindeki sayısız adacıklardan sadece bir tanesi. Kendisi yakın bir zamanda ilk deneysel kanıtlarını sunmaya hazırlanıyor.

Bilim dünyasında bir araştırmacının önemi, kendisinden alıntı yapılmasının sıklığı ile ölçülür. Bu kıstas geçerliyse eğer, şu an dünyadaki en önemli teori fizikçisi sarışın, zayıf, narin – ve bir kadın.

Ceket pantolon giymiş bu 43 yaşındaki kadını karşısında gören, onu bir alışveriş mağazasının bölüm şefi zannedebilir. Kararlı sesini işitip, güvenli duruşunu fark eden, kendisine patroniçeliği de yakıştırabilir. Ama bir teori fizikçisi? Günlerini birbirine paralel olan evrenleri matematik formüllerle açıklamaya çalışarak geçiren bir kadın? Hayır, bunu hiç kimse tahmin edemez.

Harvard Üniversitesi'nin Jefferson binasındaki ofisinde de, karmaşık yaratıcılığının izine rastlayamıyorsunuz. Kara tahta da, sanki sadece fotoğrafçılar arzu edince üzerine bir şeyler karalanıyormuş gibi duruyor. Kiraz ağacından yapılmış devasa çalışma masasının üzeri ise, hiçbir bir cerrahın ameliyat için kullanmaya tereddüt etmeyeceği kadar temiz.

Ama zaten Randall'ın bu aralar evrenin sırlarının peşine düşecek pek vakti de yok. Şu anda daha çok medya toplumunun kurallarını öğrenmekle meşgul. Ajandasında radyo, televizyon ve röportaj tarihleri art arda sıralanmış durumda. Akşamları ise tıklım tıklım dolu konferans veya balo salonlarında mikrofonun başına geçiyor.

Nefesini tutarak onu dinleyen izleyicilere ise atom alt parçacıklarını, gizlenmiş boyutları ve eğilmiş mekan zamanını anlatıyor. Aslında genelde Bestseller'ler bu tür konuları kapsamıyorlar – ama izleyiciler kitabını adeta kapışıyor. ( Lisa Randall: “Warped Passages. Unraveling the Mysteries of the Universe's Hidden Dimensions” / Ecco, New York)

Randall ancak sekiz yıl önce evrenin olası ek boyutlarıyla ilgilenmeye başlamış. Meslektaşlarından küçük bir grup ise ondan 20 yıl önce. 80'li yılların başında, o zamana kadar çözümlenemeyen birçok fenomenin, eğer dünyanın gerçekte parçacıklardan değil de, inanılmaz küçüklükte iplikçikten oluştuğu varsayılırsa, açıklanabileceği keşfedilmişti.

Ancak bu iplikçikler, yani ‘string'ler, öylesine kısaydı ki, herhangi bir mikroskopla görüntülenmeleri imkansızdı. Sadece titreşimleri algılanabiliyordu – parçacıklar şeklinde oluyorlardı. Buna göre elektronlar, ışık kuantumları ve atom alt parçacıkları bu ‘string'lerintitreşimlerinden başka bir şey değillerdi.

Fakat çok kısa bir süre sonra fizikçiler bildiğimiz üç boyutlu mekanda, bu titreşimlerin matematiksel karmaşa yarattıklarını gördüler. Sadece dokuz boyutlu mekanlarda anlamlı davranışlar sergiliyorlardı. Bunun, bu fikirden vazgeçmek için yeterli bir neden olabileceği düşünülebilir. Ancak fizikçiler ‘string'lerin olağanüstü özelliklerine öylesine aşık olmuşlardı ki, fazladan altı boyut onları korkutmaya yetmedi. Görünmediklerine göre, görünmez olmalıydılar. Yumaklar halinde sarılmış, ancak atom çekirdeklerinden milyarca kez küçük olarak, o zamana dek demek ki fizikçilerin dikkatinden kaçmışlardı

Uzun süre Randall tüm bu hipotezleri son derece yetersiz buldu. Çünkü bu stringlerin gerçekten var olduğunu ispatlamak için galaksiler büyüklüğünde parçacık hızlandırıcılarıgerekiyordu.

Ama zamanla String-Fizikçileri'nin teorileri ilgisini çekmeye başladı. Çünkü onların denklemlerinde garip membranımsı şekiller ortaya çıkmıştı ve bunlar onun merakını uyandırmıştı. Ya bütün görünebilen evren, içersinde tüm parçacıkların ve kuvvetlerin bağlı olduğu, böyle bir membrandan oluşuyorsa? Ya dünya çok daha devasa bir evrenin içersindeki sayısız üç boyutlu adacıklardan sadece bir tanesi ise?

Randall hesaplamaya başladı ve geçekten de üç boyutlu bir membranın kapsadığı mekanı, onu neredeyse tümüyle dış dünyadan tecrit edebilecek şekilde eğebileceği sonucuna vardı – neredeyse tümüyle, ve işte bu “neredeyse” onu büyüledi.

Diğer String-Teorileri'nden farklı olarak onun fikirleri kanıtlanabilirdi. Önümüzdeki yıl, Cenevre yakınlarındaki Cern'de devasa parça hızlandırıcı LHC devreye sokulunca, Randall'in spekülasyonlarının ne derece gerçek olduğu görülecek.

27 km uzunluğundaki tünel parkurunda parçacıklar hızlandırılacak ve bundan önce ulaşılamamış bir şiddetle birbirlerine çarpacaklar. Randall bu çarpışma esnasında oluşacak kırıntılar sağanağında bugüne kadar sadece denklemlerinde var olan boyutların izini sürmeye çalışacak.

 

SPIEGEL SÖYLEŞİ

FİZİKTE YENİ ÇAĞ

ABD'li fizikçi Lisa Randall ile gizli dünyalardaki yıldız patlamaları yepyeni parçacıkların arayışı ve dünyanın formülünün peşindeki umutsuz koşuşturma hakkında.

SPIEGEL: Bayan Profesör Randall, kitabınızda buradan sadece bir atom uzunluğu ötede başka bir dünyanın var olabileceğini öğreniyoruz? Bize yardımcı olun: Bunu nasıl düşünmeliyiz?

Randall: Sorun şu ki, başka dünyaları veya dediğimiz gibi “Branes”leri göremiyor olmamız – yani elektromanyetizmaları dolaysıyla ışıkları yoksa. Biz ve görebildiğimiz her şey bu Branes'lerden birine yapışmış durumda ve işte bu yüzden başka dünyaları göremiyoruz.

SPIEGEL: Ve oraya seyahat etmemiz ise zaten mümkün değil herhalde?

Randall: Hayır. Bir Brane'den başka bir Brane'e seyahat prensip olarak mümkün değil.

SPIEGEL: Bize bizim Brane'in, yani dünyamızın nelerden oluştuğunu anlatabilir misiniz?

Randall: Ooo, öyle yeşil bir şey falan değil. Brane'in kendisi asıl madde. O, bir şeylerin yapışabildiği bir yer….

SPIEGEL: ….sizin ve bizim gibi bir şeyler mi örneğin?

Randall: Aynen, dediğiniz gibi.

SPIEGEL: Bizim Brane-dünyamız ile başka Brane-dünyaları arasında ne bulunuyor?

Randall: Sadece mekan. Beş, altı veya dokuz boyutlu mekan.

SPIEGEL: Ama bizde bir mekanın içinde yaşıyoruz. O zaman aradaki fark ne?

Randall: Fark şu ki, bir Brane, Brane'ler arasındaki mekandan farklı olarak parçacık ve yüklemeler taşıyabiliyor, hareket edebiliyor, aynen bir membran gibi gerilebiliyor. Bu anlamda o bir nesne. Ve o başka nesnelerin var olabildiği bir yer.

SPIEGEL: Bizimkinin yanında başka Brane-dünyalarının var olduğundan emin misiniz?

Randall: Hayır, o sadece bir olasılık. Ama başka Brane-dünyalarının var olmaması için hiç bir neden yok. Bildiğimiz dünyanın, yegane var olanın olması, pek mümkün değil.

SPIEGEL: Bu diğer dünyalar gerçekten mevcutsa, onlarla iletişim kurmamız mümkün mü?

Randall: Sadece Brane'ler arasındaki mekanı geçmeyi başarabilen kuvvetlerin yardımıyla.

SPIEGEL: Ne tür kuvvetler?

Randall: Sadece gravitasyonla ilgili olarak emin olabiliriz. Çekim gücü gerçekten de Brane'ler arası mekanda etkin olan tek kuvvet olabilir. Bu da sadece gravitasyon aracılığıyla yabancı Brane'lerle karşılıklı etkileşime girebileceğimiz gösterir. Ancak bu oldukça zayıf bir etkileşim olurdu.

SPIEGEL: Diğer dünyalarda olup bitenden haberdar olamayacak kadar zayıf mı?

Randall: Bu pek mümkün görünmüyor. Orada bir süpernova, yani yıldız patlaması meydana gelirse – ama oradaki yıldızların maddeleri bizimkilerden bambaşka bir oluşumdaysa – o zaman onları hiçbir zaman göremeyiz. Çok yakınımızda gerçekten dramatik olaylar gelişiyor olabilir ve biz hiçbirinden haberdar olmuyor olabiliriz.

SPIEGEL: Diğer dünyaların süpernovalarının hangi maddeden oluşabileceği hakkında fikir yürütmek mümkün mü?

Randall: Ne yazık ki, hayır. Unutmayın ki tüm kimyamız çok hassas bir şekilde dünyamızdaki kuvvetlerin, parçacıkların ve kütlelerin oluşumuna bağlıdır. Tüm bunlar farklı olduğunda, kimya da bambaşka bir hal alabilir.

SPIEGEL: Dünyamız aniden başka bir Brane-dünyasıyla çarpışabilir mi?

Randall: Teorik olarak evet. Zaten dünyamızdaki kuvvetlerin oluşumunda, bunun etken olduğuna inanan insanlar var.

SPIEGEL: Tekrar böyle bir Brane-Crash'in meydana gelmesi durumunda, rahatımız fazlasıyla kaçardı herhalde?

Randall: Açıkçası hesaplayabildiğimle yetinmeyi tercih ediyorum. Brane'ler çarpışınca, çekim gerçekten önem kazanıyor – ve hesap dağılıyor.

SPIEGEL: Bize bilmedikleriniz hakkında çok şeyler anlattınız. Başka Brane-dünyalarının neye benzediğini, içlerinde ne tür kuvvetlerinin etkin olduğunu, hatta var olup olmadıklarını dahi bilmiyorsanız – sizi büyüleyen ne?

Randall: Tüm bu söylediklerinizi başlangıçta ben de düşündüm. O kadar çok olasılık var ki ve biz hiçbir şey bilmiyoruz. Brane-dünyalarının bizim dünyamız için gerçekten sonuçlar doğurabileceğini gördüğüm an, büyülendim. Belirli senaryoların, bildiğimiz parçacıkların kütleleri hakkında çok kesin öngörüler yapılabildiğini gördüm. Bugünkü Kozmoloji ve String-Teorisi'nde bir sürü spekülatif fikir var. Ancak deneysel olarak araştırılabilen, gerçek fiziksel olaylar söz konusu olunca, ilgim uyanıyor.

SPIEGEL: Bu ilginizin tam olarak ne zaman uyandığını hatırlıyor musunuz?

Randall: Bir konferans dönüşü ilk defa düşünmeye başladım: Belki String-araştırmacılarının söz ettiği ek boyutlar gerçektende yararlı olabilirdi? Bunun üzerine daha önceki çalışmalardan tanıdığım Raman Sundrum'u aradım. Onun ek boyutlarla ilgili çalıştığını biliyordum. Beraberce olabilecek tüm olasılıklar hakkında kafa yorduk.

SPIEGEL: Bu ek boyutlardan String-Fizikçileri en geç seksenli yılların ortalarından beri söz ediyorlardı ve hepsi de son derece heyecanlıydı. Siz neden o zaman tutuşmadınız?

Randall: O zamanki bütün teorilerin herhangi bir öngörüsü olmadığı için. String-Teorisi gerçek, pratik sorulara cevap verecek düz bir yol gibi görünmüyordu. Ama Raman'la beraber birdenbire ölçülebilinenle bir kesişme olabileceğini hissettim. Ayrıca konuyla ilgili özgün, yeni bir bakış açısı bulmuş olmam da etkin oldu. Şöyle değil midir, ne zaman ki katkınız olabileceğini hissederseniz, o zaman olaylara ilgi duyarsınız.

SPIEGEL: String-Fizikçileri teorileri hakkında ne zaman konuşurlarsa, sıkça güzellikten bahsederler. Sizin için denklemlerinizin güzelliği ne derece önemli?

Randall: Yani biliyor musunuz, fazlasıyla güzelliğe odaklanırsanız, yolunuzu oldukça şaşırabilirsiniz. Hepimiz biliyoruz ki, neyin güzel olduğu konusunda fikir birliği yok.

SPIEGEL: String-araştırmacılarına kulak veren, bu konuda fazlasıyla fikir birliği içinde oldukları kanısına varabilir…

Randall: Tamam. Peki fizikçiler neyi güzel buluyorlar? Denklemlerinin basit ve simetrik olmalarını. Ne yazık ki, bir gerçek var, o da dünyanın çoğunlukla ne basit ne de simetrik olduğudur. O zaman soru şu: Hangisi daha güzel? Teorinin basit olması mı, yoksa dünyanın kendisi gibi karmaşık olması mı?

SPIEGEL: Gelecekteki asıl hedefiniz ne – dünyanın karmaşıklığını anlatabilmek mi?

Randall: Sonuçta, her şeyin nasıl birbirine uyduğunu anlamak istiyorum. Evrenin bugün gördüğümüz şekline nasıl ulaştığını.

SPIEGEL: Sonuçta dünyanın formülü mü ortaya çıkacak?

Randall: dünyanın formülünü aramanın doğru çıkış noktası olup olmadığından emin değilim. Amacım bilginin sınırlarını elimden geldiğince kaydırmak. Bu bağlamda mutlak olandan konuşmayı sevmiyorum.

SPIEGEL: Yani günün birinde dünyanın formülünün bulanabileceğine inanmıyorsunuz?

Randall: İlerlemeler kaydediyoruz. Ama dürüst olmak gerekirse, hayır. Bir dünya formülünün ortaya çıkacağına inanmıyorum. Yine de onu aramak çok faydalı olabilir.

SPIEGEL: Bir çok fizikçi dünyanın formülünün varlığından emin….

Randall: Bunun bu aralar değiştiğine inanıyorum. String-Fizikçileri de baş edemedikleri problemler olduğunun farkında. Amaç, dünyamızda var olan tüm fenomenlerin açıklanabilmesi olmalıdır. Soru şu: Bu özel varsayımlar yapılmadan gerçekleştirilebilir mi? İçinde yaşadığımız spesifik evreni belirleyen nedir? Belki bir sürü evren mevcuttur ve biz onlardan birinde yaşıyoruz, ama bu dünya formülü bunun neden böyle olduğunu açıklamıyordur.

SPIEGEL: Einstein'ın bile böyle bir dünya formülünün varlığına dair derin inanç besliyormuş…

Randall:…evet, ama olmadı. Einstein bu formülü asla bulamadı.

SPIEGEL: Böyle bir formül yoksa sizin konunuz neye göre gelişecek?

Randall: Mutlaka başka birleştirici prensipler bulacağız. Çokça, dünya daha mı basitleşiyor, diye soruluyorum? Şöyle düşünüyorum: Temel düzeyde teori daha basitleşiyor olabilir, ama sonuçları hesaplamak gittikçe zorlaşıyor. Kuşkusuz, sınırları gittikçe büyütüyoruz. Böylece dünya daha güzel ve anlaşılabilir mi oluyor? Bir anlamda, evet. Çünkü git gide daha çok fenomen arasında daha çok ilişki açığa çıkıyor. Ama diğer taraftan da, daha çok soruyu da beraberinde getiriyor.

SPIEGEL: Biraz önce teorilerinizin ölçülebilenle kesiştiğinden bahsetmiştiniz?

Randall: Evet, tabii ki. Heyecan verici olan da bu zaten. Uzun süre, String-Teorileri görülebilen her şeyin dışında gibi duruyorlardı. Ama tam da bizim eğilmiş mekan ile ilgili kavramımız, ulaşılamaz gibi duran şeyleri, birden bire erişilebilir kıldı.

SPIEGEL: Yani, çok yakın bir zamanda deney fizikçileri de mi ek boyutların dünyasına yönelecek?

Randall: Kesinlikle. Şu anda, String-Fizikçileri'nin teorilerini görünür fenomenlerle ilişkilendirmenin eşiğinde duruyoruz. Bu da fizik de yeni bir çağın başlangıcı demek.

SPIEGEL: Ne tür deneylerden bahsediyorsunuz?

Randall: Her şeyden önce Cern'deki LHC yakın zamanda devreye girecek. Çok heyecan verici bir süreç başlayacak.

SPIEGEL: Tam olarak beklentiniz ne?

Randall: Büyük bir ihtimalle, önce büyük bir kaos yaşanacak. Tabii ki, ek boyutlarla ilgili bir şeyleri görmeyi umuyorum, örneğin bu ek boyutlar için karakteristik olan Kaluzo-Alt-Parçacıkları'nı. Ama tabii ki kimsenin beklemediği şeyleri de bulabiliriz.

SPIEGEL: İlk çarpıcı haberleri ne zaman bekleyebiliriz?

Randall: Bana soracak olursanız – beş sene sonra. LHC 2007'de devreye sokulabilecek. Ama ilk gerçek sonuçların ortaya çıkması, biraz zaman alacak. Çünkü verileri okumak oldukça zor olacak. Gizemli bir enerjini yokluğunu mu fark edeceğiz? Minicik kara delikler mi göreceğiz? Bilemiyoruz.

SPIEGEL: Eğer başka Brane-Dünyaları ile ilgili hipoteziniz yanlışsa, LHC yardımıyla yanlışlığı ispatlanabilecek mi?

Randall: Eğer Texas' da ki daha büyük “Super Collider” inşa edilseydi, kesinlikle evet derdim. Ama LHC'de %5'lik bir ihtimal var, o da Kaluzo-Alt-Parçacıkları'nın oluşumu için gerekli olan enerjinin çok az altında enerji üretmesidir.

SPIEGEL: Hiçbir şey bulunamazsa, ne yapacaksınız?

Randall: O zaman, yeni bir şeyler araştırmanın zamanı geldi demektir. Geçmişte fiziğin birçok alanıyla ilgilendim. Tüm hayatım boyunca aynı problemle uğraşmak istemiyorum.

SPIEGEL: Meslektaşlarınız. Onlar da vazgeçer mi?

Randall: Birçoğu, evet. Özellikle genç olanlar yeni arayışlara gireceklerdir. Ama ben bilinen teorilerin dışında bir şeyler olmamasına pek ihtimal vermiyorum. Bunu düşünemiyorum. Anlamsız olurdu.

SPIEGEL: LHC yine de enteresan sonuçlar vermezse? Daha çok milyarlara, yeni bir hızlandırıcı mı?

Randall: Eyvah. Yeni bir şey bulmak çok heyecan verici olur. Hiçbir şey bulamamak ise son derece hayal kırıcı. Tabii ki, yeni bir hızlandırıcı isterdik. Ama öyle bir durumda onaylanır mı?

SPIEGEL: Bayan Randall, bu söyleşi için teşekkür ederiz.

 

Kaynak: Der Spiegel 4/2006: "Welt in Fesseln", “Neue Aera der Physik”

CERN DENEYİ

 CERN deneyinde Higgs Bozonu bulundu. Bu ne demek? Özetle şöyle: Evren Big Bang (büyük patlama) denen bir noktadan başladı. O noktanın bir gün patlayacağı tuttu. Patladığı anda kütlesiz yani cisim olmayan parçacıklar etrafa dağıldı. Bu parçacıklar Higgs Bozonu denen alandan geçerken kütle kazanıp cisim oluverdiler. İşte CERN’de yapılan bu deneyde Higgs Boznunun varlığı onaylandı. Parçacıklar Higgs Bozonu alanından geçerken bu bozonlar parçacıklara ata biner gibi binerek onları cisim haline getiriyorlardı; dolayısıyla kendileri de bu alandan çıkarak kayboluyorlardı. İşte bütün olay bu.

 İnsanoğlu yaradılışın nasıl olduğunu merak ede ede bu noktaya ulaştı. Yaradılış hiçlikten (Teklik; singularity) nasıl ortaya çıktı sorununa teorik olarak böyle cevap veriliyordu; CERN deneyiyle teori kanıtlanmış oldu.

 Bu deneyden önce atomaltı parçacıklarının 11 tane olduğu hesaplanmış kayıp 12’ncisi aranıyordu. Bu 12’nci işte Higgs Bozonu oluyor ki buna yaradılışa neden olduğu için ‘tanrı parçacığı’ adı  da veriliyor. İskoç bilim adamı Higgs bu teoriyi geliştirdiğinde otuzlu yaşlardaydı. Hayattayken teorisinin kanıtlanması mutluluğuna erişti. Yalnız bu parçacığa kendi isminin yanı sıra ‘tanrı parçacığı’ adı verilmesine biraz kızıyor çünkü böyle bir yaradana inanmıyor.Ateist herhalde. E insanoğlu determinist aklıyla yani zorunlu bir sebep sonuç ilişkisine şartlandığı için bir şey yoktan var olmuşsa (ingilizcede:’ out of the blue’)    bunu bir ortaya çıkaranın olması gerekliliğine inanıyor. İnsanoğlu bebeklik çağını aştı ancak halen çocukluk çağında. Ve halen bir baba figürüne ihtiyacı var. Öteyandan Higgs bu bozona kendi adının verilmesinden de biraz utanıyor çünkü bu teoriyi diğer bazı fizikçiler de ortaya koymuşlar. Onlar adına biraz yüzü kızarıyor.

 Şimdi bu 12 rakamına dikkat edelim. Dedik ya 11 parçacık vardı; kayıp 12’ncisi aranıyordu… İşte bu 12’nci parça bulundu. Bilgimizi tazeleyelim: İsa ve 12 havarisi; 12 imam; kayıp 12. kabile; 12 burç; 12 ay; günün yarısı 12 saat; bir düzine 12 adet; hedefi 12’den vurmak; Azize Ursula ve 11 nedimesi (toplam 12) ; Hz Mehdi ve 12 bin askeri… Örnekler çoğaltılabilir. Öteyandan bazı önemli olayların tarihi de 12 ile ilişkili olabilir: 12 mart 1971 darbesi; 12 eylül 1980 darbesi; 11 eylül  (11 herzaman 12’ye gebedir) ikiz kulelerin yıkılmasıyla başlayan yeni dünya düzeni çıkartması… Hergün farkında olmadan bakıp geçtiğimiz, okuyup geçtiğimiz olaylar içerisinde yer alan 12 adet; 12 kişi vs… Kozmos bu, 12’yi seviyor! Aslında İsa ve 12 havarisi konseptini ele alırsak adet 13’e çıkar. 13 rakamı da aslında uğursuz değil tam aksidir; 13’le birlikte bütünlük sağlanmış olur. Şimdi demek ki 12’ye bir komutan lazım; o da 13’üncü kişi. Yani yaradılışın sırrına tam anlamıyla ermek için bir 13’üncü eleman gerekiyor:Bir koordinatör; orkestra şefi!. Acaba allegorik olarak Hz. İsa’nın gökten inerek altın çağı başlatması bu 13’ncü parçacığın keşfinin gereksinimine mi işaret ediyor? Kozmosun sırları Higgs bozonundan sonraki bir parçacığın bulunmasıyla mı çözülecek; altın çağa girilecek? Bu parçacığa ne isim verelim?

 Bu yazımın konusu 13’üncü parçacık. Bundan sonra Big Bang ve Higgs Bozonu konularının kuvantum mekaniği ve iplikçik teorisi (string theory)  ile ilişkilerini hatta ayni görüşün başka görüntüleri olduğu hususuna değineceğim.

 monad balkan

8 temmuz 2012

Papa ile yahudi

Birkaç yüzyıl önce Papa bütün Yahudilerin Roma''yı terk etmeleri
 gerektiğine karar verir. Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir tepki
gelir. Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle
karşılıklı
 dini bir müzakere yapmalarını önerir.
 Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa gidecekler.
 Yahudiler çaresiz kabul eder ve temsilci olarak Moiz''i seçerler. Ancak
Moiz''in Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle müzakere de konuşmak
yerine sadece işaret dilinin kullanılmasını teklif ederler.
 Papa kabul eder. Müzakere günü geldiğinde iki taraf
 karşılıklı yerlerini alırlar ve karşılıklı olarak bir süre bakıştıktan sonra
Papa elini kaldırarak üç parmağını gösterir.
 Buna karşılık Moiz tek parmağını kaldırır.
Papa parmaklarını sallayarak başının etrafında çevirir.
Moiz ise parmağıyla yeri işaret ederek oturduğu yeri gösterir.
Papa yanındaki çantadan bir parça ekmek ve şarap çıkartınca
 Moiz de bir elma çıkartır.
 Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak: "Ben pes ediyorum,
Yahudiler kalabilirler" der.
 Müzakere sonrasında Papa''nın etrafına toplanan kardinaller
 Papa''ya ne olduğunu sorduklarında Papa;
 – Ben önce 3 parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim.
 Buna karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek tanrıyı
tanıdığını söyledi. Ben parmaklarımı sallayıp başımın etrafında çevirerek
tanrının bizim
 etrafımızda olduğunu gösterdiğimde o da oturduğu yeri işaret ederek
 tanrının onların durduğu yerde de olduğunu işaret etti. Ben kutsal ekmek ve
şarap çıkartıp tanrının bizim günahlarımızı bağışladığını göstermek
istediğim zaman da hemen bir elma çıkartıp bana ilk günahı hatırlattı.
Herifin her şeye bir cevabı var. Ne yapabilirdim ki?
 Aynı sırada Yahudi cemaati de Moiz''in etrafını sarmış ona
 nasıl başardığını soruyorlardı. Moiz:
 – Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün içinde burayı terk
 etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile ayrılmayacağımızı söyledim.
Sonra bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir
yere gitmeyip
 olduğumuz yerde kalacağımızı söyledim.
 – Sonra ne oldu? diye kalabalık heyecanla sordu.
– Valla, sonrasını ben de pek anlamadım. Adam biraz
 hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben de benimkini
çıkarttım. Hepsi bu!…

 İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL

 NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.

 YA SENİ ANLAYAN BİRİ İLE KONUŞ,
 YA DA ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ,

 KONUŞTUĞUN KİŞİYE

BİR DE KENDİNİ ANLATMAK ZORUNDA KALMAYASIN!. .

Son nefeslerini vermek üzere olan insanları evlerinde ziyaret edip bakımlarını üstlenen Avustralyalı yazar Bronnie Ware, ‘Ölmek Üzere Olanların En Yaygın 5 Pişmanlığı’ adlı bir kitap yayımladı. İşte o 5 pişmanlık;

1- Başkalarının benden bekledikleri yerine keşke kendi istediğim hayatı yaşayacak cesaretim olsaydı.

2- Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.

3- Keşke duygularımı açıklayacak cesaretim olsaydı.

4- Keşke arkadaşlarımla ilişkimi kesmeseydim.

5- Keşke daha mutlu olmama izin verseydim.

Uzun yıllar 
Amerika’da da kalmış ünlü bilim adamımız Oktay Sinanoğlu

Türk gençlerine sesleniyor;

GENÇLER, Türkiye' de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının. 

Sırf üniversite bitirdi desinler diye, ananız babanız Amerika'da mastır yaptı diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin..

Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız. Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir. Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülünüz 'bilim' + 'gönül'dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur. Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık 'cemiyet'lerden uzak durun. Atatürk'ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye'nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir. 

Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın.

Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.

Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakın. Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir. Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin.
Konulara merak sarın, not için çalışmayın.

O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin.

Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül isidir. Türk kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk'tür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir. Vatani, milleti için her türlü fedakârlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur. Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Simdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır.

Türkiye'yi tekrar Kuvayi – i Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.

Oktay SİNANOĞLU

"Dünyada her millet, icraatına tahammül ettiği hükümetin  mesuliyetine ortak sayılır."           

        

Mustafa Kemal ATATÜRK